Almanya’daki Türkiye kökenli toplumun hikâyesi, yalnızca tahta bavuluyla fabrika kapılarına dayanan işçilerin hatırasından ibaret değil. Bu anlatının merkezinde ağır bir emek, derin bir gurbet ve aile birleşmeleri yer alsa da; arka planda Türkiye’den taşınan darbeler, siyasi baskılar ve dinmeyen ideolojik kavgalar var.
Her şey 30 Ekim 1961’de atılan o imzayla başladı. Federal Almanya ile Türkiye arasında yürürlüğe giren İşgücü Anlaşması’nın ardından yüz binlerce insan yollara düştü: Marangozlar, madenciler, fabrika işçileri, çiftçiler, kadınlar ve erkekler… Plan basitti: Birkaç yıl çalışılacak, birikim yapılacak ve memlekete dönülecekti. Fakat hayat planlandığı gibi akmadı. 1973’te işçi alımı durdurulsa da süreç tersine dönmedi; tam aksine aile birleşmeleriyle derinleşti. “Misafir” gözüyle bakılan kitleler kalıcılaştı, sokaklar orada doğan çocuklarla doldu. Tam bu kırılma noktasında ise Türkiye’nin siyasal fırtınası sınırları aşıp Almanya kıyılarına vurdu.
12 Eylül Yalnızca Türkiye’de Kalmadı
12 Eylül 1980 askerî darbesiyle birlikte on binlerce yurttaş yönünü yeniden Almanya’ya çevirdi. Bu kez sebep ekmek değil, sığınmaydı. Gelenler arasında sanatçılar, yazarlar, sendikacılar ve militanlar vardı. Ancak resmi anlatının yıllarca gözden kaçırdığı kritik bir ayrıntı bulunuyor: Almanya’ya yalnızca sol çevreler sığınmadı. 80 öncesinin ağır kutuplaşması hem devrimci kanadı hem de ülkücü-milliyetçi tabanı aynı şiddetle hırpalamıştı. Can güvenliği tehdidi ve darbe rejiminin baskısı, birbirine taban tabana zıt düşünce dünyalarından insanları aynı coğrafyada yan yana yaşamak ya da orada kalmak zorunda bıraktı. Bugün Almanya’daki Türkiye kökenli nüfusun sergilediği siyasal ve kültürel çeşitliliğin temeli, işte bu zorunlu karşılaşmada yatıyor.
Aynı Ülke, İki Ayrı Hafıza Mekânı
Almanya’ya ayak basan sol-sosyalist gruplar refleks olarak işçi dayanışması, insan hakları platformları ve sendikal örgütlenmeler üzerinden alan açtı. Milliyetçi ve muhafazakâr çevreler ise kimlik, dil ve inanç değerlerini muhafaza etmeyi önceleyen dernekler ve kültürel vakıflar çatısı altında kümelendi.
Türkiye sokaklarında karşı karşıya gelenler, artık yabancı bir ülkenin farklı salonlarında kendi Türkiye tahayyüllerini yaşatmanın mücadelesini veriyordu. Neticede Almanya, yalnızca Türkiye’den işgücü ve mülteci almadı, Türkiye’nin çözülememiş tüm siyasal çatışma bagajını da sınırlarından içeri buyur etti.
Çatışmadan Temsiliyete: Kuşakların Sessiz Devrimi
Yıllar içinde bu içe kapalı yapı kaçınılmaz bir dönüşüm geçirdi. İlk kuşak kahvehanelerde memleket siyasetini tartışırken, çocukları Almanca eğitimin çarklarından geçti. Birinci nesil dernek lokalinden çıkamazken, ikinci ve üçüncü nesil üniversite amfilerini doldurdu. Türkiye’deki bültenleri takip edenlerin torunları ise bugün doğrudan Alman siyasi partilerinde karar mekanizmalarına dâhil oluyor.
Federal Meclis’ten eyalet parlamentolarına, belediye meclislerinden yerel yönetimlere kadar uzanan bu temsil gücü, bugünden yarına oluşmuş tesadüfi bir başarı değildir. Arkasında altmış yılı aşan bir göç tecrübesi, çetin bir örgütlenme hafızası ve derin bir kuşak değişimi var. Bu yüzden günümüzde sorulması gereken soru, o eski soğuk savaş refleksleriyle “Sağ mı kazandı, sol mu?” değildir.
Asıl yüzleşmemiz gereken soru şudur:
Türkiye’nin siyasal tasfiyeler ve kutuplaşmalar yüzünden kaybettiği o zengin beşerî birikimden, Almanya nasıl dönüştürücü yeni kuşaklar kazandı?
Bu sorunun cevabı; 12 Eylül’ün ağır travmalarından Elif Eralp gibi farklı çizgilerdeki çağdaş siyasetçilere ve nihayet 15 Temmuz 2016 sonrasında yaşanan en taze beyin göçüne kadar uzanan geniş bir hat üzerinde gizli.
Devam Edecek…
