DİJİTAL TAVAN ve YANKI ODASI

-

-

Bazı kelimeler vardır onları sadece anlamak yetmez, tarihsel göçünü, zihinler arasındaki yolculuğunu da bilmek gerekir. Çoktandır aklımda dönüp duran bu konuya bir girizgâh arayışındayken bir kelime rehber oldu bana: mekân.

Mekân, Arapçada “kāne” (كان) fiilinden gelir. Bu fiilin ism-i mekân (yer ismi) formu olan “mekān“, “olunan yer” veya “bir şeyin bulunduğu yer” anlamına gelir. Yani mekân, sadece fiziksel bir yer değil, varlığın, oluşun gerçekleştiği, yerleştiği zemin demektir. Aynı zamanda kevn de buradan gelir ve kâinatı, oluşu anlatır. Mekân ile kâinat arasındaki sıkı benzerlik bize her mekânın aslında bir kâinat olduğunu fısıldar.

Mekân, fiziksel bir yerden ziyade, ontolojik bir yerdir. İnsan, bir mekâna girerken aslında bir düzene, bir hakikate dâhil olur. Her mekân kendine ait bir varlık hâli sunar, içine gireni biçimlendirir, yönlendirir ve dönüştürür. Bir mekâna girmek sadece bir adım atmak değil, bir eşiği geçmektir. Selam vermek, kapı çalmak veya dâhil olmadan önce bir ses vermek sadece basit bir mekâna giriş davranışları değil; bir hazır bulunuşluğun dışsal formlarıdır. Aynı zamanda bulunulan mekân içinde göz teması kurmamak, konuşana sırt dönmek ya da muhatap almamak derin bir kültürsüzlüğün göstergeleri olarak karşımıza çıkar.

Mekân dediğimizde aklımıza somut yerler gelmemelidir. Gönül de zihin de bir mekândır. Çünkü mekân, bedenin bulunduğu yer değil, varlığın yer tuttuğu her yerdir. Bugün dijital çağın mekânları ise kapısız, selamsız ve eşiği silinmiş mekânlardır. Görüntümüz ve sesimiz dahi yoktur. Sadece kelimelerimiz vardır. Ve bu bedensizlik garip bir cesaret doğuruyor içimizde. Artık ne hazır bulunuşluluk arıyoruz, ne de mekâna özgü saygı. Bir mesajla ansızın içeri giriyoruz, “görüldü” atıp sessizce çıkıyoruz. Karşımızdakinin zihni, duygusu ya da zamanı bize ait değilmiş gibi davranıyoruz. Çünkü bu mekanlar, var olmanın sorumluluğundan ziyade görünmemenin konforunu sunuyor.

Dijital çağın mekânları sadece eşiksiz değil, tavansızdır aynı zamanda. Bir mekânın tavanı bizim bulunduğumuz yerin sınırıdır. Ne kadar yükseğe çıkabileceğimizi ve neyin ötesine geçemeyeceğimizi belirler. Dijital çağda tavanlarımız görünmezdir ama oradadır. Bizi neyin içine sıkıştıracağını ve neyi, ne kadar görebileceğimizi, hangi sesin bize ulaşacağını ve hangi sesin tavandan geçemeyeceğini belirler. Bu tavan algoritmalardan ve konfordan örülür.

Bu, bize garip bir özgürlük alanı gibi gelse de aslında bizim adımıza ne göreceğimizi ne düşüneceğimizi ve ne hissedeceğimizi de belirler. Kanepelerimize uzanıp elimizi cebimize atmadan bir mekâna giriyoruz. Kaydırıyor, izliyor, tıklıyoruz. Algoritmalar bize bizim gibi içerikler getiriyor. Konforluyuz ve tanıdık bir yerdeyiz. Açık söylemek gerekirse özgür bir hücrenin içindeyiz. Farklılıklara yer yok. Her yer ilgi duyduğun alanlarla örülü. Bizi biz ile kaplıyor ve ötekine yer vermiyor.

Baudrillard, bu çağ için gerçekliğin yerini simülasyonların aldığını söyler. Sosyal medya tam da böyle bir simülasyon; gerçekmiş gibi davranan ama yalnızca bir yansıma olan görüntülerle dolu. Bu imgeler arasında dolaşırken, yalnızca başkalarının değil, kendi varlığımızın da bir yansımaya dönüştüğünü fark etmeyiz çoğu zaman. Çünkü dijital mekânın görünmeyen tavanı, neyi göreceğimizi olduğu kadar nasıl görüneceğimizi de belirler. Bu yüzden burada “olmak” değil, “gibi olmak” geçerlidir. Gerçeklik yerini gösteriye, varlık yerini imaja bırakır. Fakat Baudrillard’a göre “mış gibi” yapmak gerçeklik ilkesine zarar vermez. Burada her zaman gerçek ile sahte arasında bir belirlenim vardır. Simülasyonda gerçek ve sahte arasındaki fark yok olur. Simülasyon, gerçekliğin tüm görünümlerini barındırır ve zamanla onu elde eder.

Dijital mekânlar yalnızca eşiksiz, tavansız değil aynı zamanda sınır bilmez yankı odalarıdır da. Böylece biz de bir yankı odasında sıkışıp kalıyoruz. Sürekli aynı ses,  aynı fikir,  aynı estetik… Oysa farklılık zihni açar. Yabancıyla karşılaşmak, yeni düşüncelerle çatışmak bizi geliştirir.

 Belki de sormamız gereken soru, şudur:

Ben burada nasıl bir insan oluyorum?

Bu soru, yalnızca dijital varlığımıza değil insan oluşumuzun tüm katmanlarına yöneltilmiş bir aynadır. İçinde bulunduğumuz her mekân bizi dönüştürür ve zamanla mekânın kurallarını içselleştiririz. Sesini taklit eder, jestlerini benimseriz. Dijital bir gönderinin altına yazdığımız küçük bir yorum, sessizce “görüldü” atarak çekip gitmemiz veya acıları kaydırarak takip etmemiz sadece basit bir eylem değil yeni varlık biçimimizin izleridir.

Dış dünyadaki simülasyonların en tehlikelisi, içimizde gerçek sanılan kurgulardır. Ve belki de insan olmanın asıl eşiklerinden biri, nerede olursak olalım, kendimize yeniden şu soruyu sormaktan geçer:
Beni ben olmaktan uzaklaştıran neyi “normal” saymaya başladım?

Bu yazıyı paylaş

DİĞER YAZILAR

YAZARA AIT YAZILAR

Aynı Kategoriden Diğer İçerikler

Kırık Yansımalar

 BİRİNCİ BÖLÜM – CAM KENARINDAKİ ADAM Saat, her zamanki gibi kendini unutturmuştu. Masanın üstündeki kahve...

TEK KULLANIMLIK DOSTLUKLAR;...

İnsan, insanı tüketir mi? Birkaç gündür kafamda bu soru dönüp duruyor. Bahsettiğim tüketme, ilişki...

VARLIĞIN TANIKLIĞI

Hayata, insana dair duygu ve düşünce aktarımı yaparken temel kavramlar üzerinde durmak önemlidir. Yaratılışımızı...